Miletos: Center of Science and Philosophy in ancient era

15.000 people used to watch that view during a performance 2500 years ago. The hill was an island, the plain was sea. Thales, Anaximander, Aspasia, Anaximenes, Isidorus, and many more were there.

The Road Ahead

The Long and winding road.

Pentax Digital SLR

Pentax K50, My digital SLR choice.

Istanbul Bosphorus

Istanbul, The city, where two continents meet. View from Europe to Asia.

Showing posts with label TR+MIS. Show all posts
Showing posts with label TR+MIS. Show all posts

May 25, 2017

Glassouse ile kafanızla mouse kontrol edin

Yeni giyilebilir bir cihaz olan Glassouse ile, gözlük gibi kafanıza taktıktan sonra, ellerinizi kullanmadan sadece kafanızı hareket ettirerek bilgisayar faresi gibi kullanabiliyorsunuz. Bu cihaz elini herhangi bir nedenle kullanamayan kişiler için geliştirilmiş. Bilgisayarınıza bluetooth ile bağlanıyor. Fareye tıklamak için gözlüğün ağız hizasına gelen bir mavi tıklayıcıyı dudaklarınızın arasında sıkıştırıyorsunuz. Şarj edilebilir bataryası ile yaklaşık 10 günlük bir kullanım sağlayabiliyor. Glassouse Windows, OS X Linux Android ve Apple el cihazları ile uyumlu çalışabiliyor.














    Daha fazla bilgi için : http://glassouse.com/


Jul 3, 2013

Sosyal Medyadaki Kullanıcı Sayısı Ne Kadar Depolama Kapasitesi Gerektiriyor?

Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde sosyal meya uygulamaları büyük bir patlama yaşadı. İnsanların yaşam tarzlarını değiştirdi. Büyük ve etkili bir sosyal fenomen olarak hayatımızın içinde yerini aldı. Yüzlerce sosyal medya uygulaması var. Ama bunların en çok bilineni ve kullanılanı şimdilik Facebook ile Twitter. Bu uygulamaların bazılarının 1 milyon veya daha az kullanıcısı varken, bazılarının da 1 milyarın üzerinde kullanıcısı var.

Çok popüler olan bazı sosyal medya uygulamalarının 2013 yılındaki kullanıcı sayıları şu şekildedir[1].

Facebook: 1.11 Milyar kullanıcı. (Haziran 01, 2013)
Twitter: 500 Milyon kullanıcı fakat 200 Milyondan fazlası aktif kullanıcı. (Mart 21, 2013)
Google+ : 343 Milyon kullanıcı. (Haziran 26, 2013)
Dropbox: 100 Milyonun üzerinde kullanıcı. Günde 1 milyar dosya yükleniyor. (Kasım 13, 2012)
Instagram: 130 Milyon kullanıcı. Toplam 16 milyar resim ve günde 40 milyon resim yükleniyor. (Haziran 23, 2013)
LinkedIn: 252 Milyon kullanıcı. (Mayıs 06, 2013)
Flicker: 87 Milyon kullanıcı. 8 milyar resim mevcut. (Mart 20, 2013)
Youtube: 1 Milyar kullanıcı. (Mart 20, 2013)
WhatsApp: 200 Milyon kullanıcı. (Apr 16, 2013)

Şimdilik en popüler uygulama Facebook olarak gözüküyor. İlk yıllarda, Facebook kullanıcıları albüm başına 60 resim ile sınırlıydılar. Mayıs 2009 itibariyle bu sınır albüm başına 200'e çıkartıldı. Fakat şimdilerde artık yüklenen resim sayısında sınır yok. Flicker gibi diğer resim uygulamalarında hala yüklenecek resim sayısında sınırlamalar var [2].

En popüler uygulama olan Facebook hakkında biraz daha istatistiksel bilgi vereyim.

Günlük aktif Facebook kullanıcı sayısı: 665 milyon
Toplam Mobil Facebook kullanıcısı: 751 milyon
Toplam Facebook Uygulaması: 10 milyon
Toplam Facebook arkadaş bağlantısı: 150 milyar.
Her bir Facebook kullanıcısı başına ortalama arkadaş sayısı basit bir hesapla: 141,5
Facebook kuruluşundan bu yana toplan “BEĞEN” tıklama sayısı: 1,13 trilyon
Ortalama günlük tıklanan “BEĞEN” sayısı: 4,5 milyar
Toplam eklenen lokasyon sayısı: 17 milyar
Toplam yüklenen resim sayısı: 240 milyar
Ortalama günlük yüklenen resim sayısı: 350 milyon
Aylık ortalama Facebbok oyunu oynayan kullanıcı sayısı: 250 milyon

Facebook yukarıda verdiğim kullanım istatistikleri ile kesinlikle diğer sosyal medya uygulamalarından açık ara önde ve farklı. Eğer BIG DATA olan bir uygulamadan bahsetmek gerekirse öncelikle Facebook akla gelmeli. Çeşitlilik, Hız ve Depolama Kapasitesinin kısa zaman içinde nerelere varabileceği yukarıdaki istatistiklerden tahmin edilebilir. 1.1 Milyar kullanıcının her gün defalarca gönderdiği durum bilgisi, lokasyon bilgisi, mesajları, resimleri ve videoları, arkadaşları hepsi bir şekilde depolanıyor. Günlük depolanan veri kapasitesi korkunç büyüklükte ve her geçen gün bu kapasite artar boyutta. Birkaç yıl önce bu kadar geniş kapasiteye ve hıza müsade etmeyen teknoloji nedeniyle sınırlamalar getiren Facebook şimdi sınırlamaları da kaldırdı. Teknolojideki bu gelişmeler çok sevindirici.

Facebook'daki büyümeye bir örnek olarak bir de geçtiğimiz 6 yıl içinde yaşanan kullanıcı sayısındaki artışa iki yıllık aralıklarla göz atalım[3].

2013-2011 %27,3
2011-2009 %56
2009-2007 %85,7

Görüldüğü gibi son zamanlarda Facebook kullanıcı sayısındaki büyüme ilk yıllardaki kadar büyük değil. Bu çok doğal. Çünkü kullanıcı sayısı gittikçe artıyor. Eskisi kadar %100'e yakın büyümeler olmaz. Fakat bundan sonraki yıllarda büyüme sabit bir şekilde devam da edecektir.

Facebook ile ilgili diğer ilginç sayılar da şunlardır.

Facebook uygulamasının çalıştığı dil sayısı: 70
Facebook'da çalışan toplam personel sayısı: 4619
Toplam 2012 cirosu: 5,09 Milyar $

Özetle, sosyal medya kullanıcılarının sayısı ile doğru orantılı olarak ihtiyaç duyulan depolama kapasitesi de yıllar içerisinde artacak. Bu artış aynı zamanda Big Data üzerinde yapılacak analizleri de daha karmaşık hale getirecektir.



Referanslar

Mar 14, 2013

Bulut Bilişime geçmeli mi?

Geçtiğimiz iki yıl içerisinde, belki biraz daha fazla bir süredir "bulut bilişim" ya da orijinal adı ile "cloud computing" oldukça popüler bir konu olarak pek çok alanda karşımıza çıkmaya başladı. BT şirketlerinin birçoğu bu alanda çalışmaya başladı veya ürünlerini bu alanda konumlandırmaya çalıştı. Bütün bu çabalar ve yansımaları bu konuyu daha da konuşulur hale getirdi. Yerel pazarda birçok projenin başarısı konusunda her iki yönde de duyumlar aldım. Bu noktada birçok kişi "Acaba bulut bilişime geçmeli miyim?" diye soruyor. Bunun devamında ise, "Hangi hizmetleri bulut bilişime taşıyayım?", "Hangi firma ile çalışmalı?", "Nasıl ve ne zaman planlamalı?" vb. birçok soruyu ard arda sıralamak mümkün.

Bulut Bilişim nasıl algılanıyor? 
Gerek verdiğim derslerde öğrencilerimle sohbetlerimde, gerekse çeşitli mobil kullanıcılarla konuşmalarımda bulut bilişimi nasıl algıladıklarını anlamaya çalışıyorum. Görebildiğim kadarıyla algı şu: Uzaktan dosyalara erişmek ve uygulamaları çalıştırmak.

Bulut Bilişimin öncesi
Aslında bulut bilişim hayatımıza girmeden, bizler onu bulut bilişim olarak bilmeden önce de vardı. Internet tabanlı uygulamalar, Citrix, Vmware, Google drive, iCloud gibi çözümler ve uygulamalar bulut bilişimden çok önceleri de vardı. Biz onları ya markalaşmış isimleri ile ya da jenerik isimlerle adlandırıyorduk. Bulut Bilişim bütün bu uygulamaları ve çözümleri tek bir isim altında topladı.

Bulut Hizmetleri
Bulut bilişim birkaç faklı hizmet ile karşımıza çıkmaktadır. Bunların en popüler olanları şunlardır.
  • Uygulama veya Yazılım Hizmeti (SaaS)
  • Platform Hizmeti (PaaS)
  • Altyapı Hizmeti (IaaS)
Amerika'da yapılan çalışmalara göre Bulut Bilişimin en önemli iki avantajı şöyle sıralanmaktadır. Birincisi "Maliyet tasarrufu", ikincisi ise "Basitleştirme" veya karmaşıklığı azaltma.

Bulut bilişim kullanan kişi ya da kuruluşlar, BT giderlerini veya BT maliyetlerini bu hizmeti aldığı firmaya yansıtmaktadır. Eğer BT servis sağlayıcı bu hizmeti paylaşımlı olarak kullandırıyorsa doğal olarak BT giderleri ve maliyetleri azalmaktadır. Söz gelimi bir dosya sunucusu kurup kendi dosyalarınızı başkaları ile internet üzerinden paylaşmak için kuracağınız sistemler, lisans ücretleri, bant genişlikleri ve elektrik vb. masraflar sizin için önemli bir yatırım ve gider olacaktır. Oysa bu tip kurulmuş olan sistemlerden (drpobox, google docs, iCloud gibi) aylık küçük bir ücret karşılığı bir alan kiralamak ve dosyalarınızı başkaları ile buradan paylaşmak daha ucuz bir fiyata mal olacaktır. Elbette çok küçük boyutlar için günümüzde bu hizmetleri ücretsiz alabilmek de mümkündür.

Bir diğer avantajının ise basitleştirmek veya karmaşıklığı azaltmak olduğundan bahsetmiştim. Böyle bir sistemi kurabilmek için harcayacağınız zaman ve ortaya koymanız gereken bilgi, efor ile bu hizmeti kiraladığınızda harcayacağınız zaman ve ortaya koyacağınız eforu karşılaştırdığınızda kıyas kabul etmez. Doğal olarak ortada bir basitleştirme söz konusu olmaktadır.

2012 sonunda ABD'de yapılan ve 2011 ile 2012 arasını kapsayan bir bulut bilişim etkisi çalışması sonucunda   şu çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmıştır.

  • Bulut bilişim yazılım mantığını değiştiriyor. En çok kullanılan hizmet Yazılım veya Uygulama (SaaS) olmuştur. Düşünsenize, bir bulut hizmeti olarak Facebook kullandığımız yazılımların mantığını ne kadar değiştirdi. Ne eğitim alıyoruz ne kullanım klavuzu. Onca resim video, müzik, hepsi bulutta bir yerlerde. Bilgisayarımızdan o hizmete dair bir tek şey bile tutmuyoruz.
  • CIO'ların %55'i 2012'de Yazılım hizmeti (SaaS) için yaptıkları yatırımı arttırmışlardır.
  • SaaS harcamaları diğer yazılım hizmetlerinden 6 kat daha fazla olmuştur.
  • Bulut bilişimi geliştiren üç önemli faktör sırasıyla şunlar olmuştur. 
    • Ölçeklendirilebilmesi. İster 100 kişinin bilgisine depolayın, isterseniz 100.000 kişinin bilgisini. Sizin açınızdan bir fark yok. Sadece hizmet için ödediğiniz para değişebilir.
    • İş açısından çevik olması: Facebook için yazılım geliştirmiyorsunuz. Bir hesap açıp içerisine arkadaş ve bilgi yüklemeye başlıyorsunuz. Oldukça hızlı.
    • Maliyet avantajı
  • Bu çalışmaya katılanların %67'si Yazılım hizmeti (SaaS) kullanmaktadır, %14'ü 12 ay içerisinde kullanmayı planlamaktadır. %19'unun ise SaaS kullanmak için bir planı yoktur.
  • Yazılım geliştiren firmalara bakıldığında, % 84'ü yeni yazılımlarını SaaS olarak geliştireceğini bildiriyor.
  • 2017'ye kadar geliştirilen yazılımların %75'i Platform hizmeti (PaaS) ile geliştirilecek.
  •  Bulut bilişim ile BT yönetimindeki karmaşa tablosu ise olumlu yönde şöyle gelişmiştir. 2011 yılında %61 karmaşık olan BT yönetimi, 2012'de %47 karmaşık olmuştur. Yani 2012'de bulut hizmeti kullanarak daha basit BT yönetimi elde edilmiştir. Sistemleri Bulut hizmeti alınan başka bir firmaya devredince teknik taraftaki karmaşa proje yönetimine dönüştüğü için, BT yönetiminin daha da basitleştiğini söylemek mümkündür.
  • Bulut Bilişim toplam sahip olma maliyetini de azaltmaktadır. Bu çalışmada 2011'de toplam sahip olma maliyeti %57 olmuş, fakat 2012'de %53 olarak ölçülmüştür.
  • Son olarak Gartner da 2012 yılında Bulut bilişim hizmetlerinin tüm dünyada 109 Milyar doları geçeceği görüşündedir.
Bu değerler sadece ABD'de yapılan bir çalışmaya aittir. Doğal olarak farklı pazarlarda çeşitli sebeplerden dolayı benzer bir çalışma, farklı sonuçlar gösterebilir. Bulut bilişim kesinlikle küçük ve orta boy işletmeler ve kişisel uygulamalar açısından tartışmasız avantajlarını ortaya koyuyor. Benzer şekilde bu avantajlardan büyük kuruluşlarda da söz etmek mümkün olacaktır. Fakat büyük kuruluşlarda Bulut Bilişim geçişinde veya sıfırdan başlarken bazı hususlarda özellikle daha dikkatli davranmak gerekecektir. 
  • Bulut içerisinde bulunan sistemlere erişimin güvenli bir şekilde sağlanmasına dikkat edilmeli. Malum buluta erişim internet üzerinden. Buluta gönderilen kurumsal veya kişisel açıdan hassas bilgileri güvenli bir şekilde taşımak gerekir.
  • Sistemlerin mevzuatlara veya yasalara uyumuna dikkat etmelidir. Örneğin mevzuatta verilerin ülke dışında tutulması istenmiyorsa, ülke içerisinde bir bulut sisteminde yer almak gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
  • Bulut içerisinde bulunan siteme kaydettiğiniz hassas bilgilerin depolandığı sistemde güven içerisinde olduğundan emin olun. Yani verilerinizi açık şekilde bulut içerisinde saklamak yerine şifreleyerek saklamak daha güvenli bir yöntem olabilir. Aksi halde her sistemde olduğu gibi bu sistemler de verileriniz çeşitli tehditlere açık olabilir.
  • Kurumsal şirketlerde alınan bulut hizmetinin denetlemeye açık olmasına dikkat edilmelidir. Yani bulut hizmetinin ISO 27002 veya COBIT gibi bazı standartları desteklemesine dikkat edilmelidir.
  • Verinin yaşam döngüsünü tamamlaması da bir sorun olabilir. Bazı sektörlerde yaşam döngüsünü tamamlayan sistemlerin imha edilmesi zorunluluğu vardır. Bu durumda paylaşılan bir bulut yapısında sadece sizin verilerinizin bulunduğu hard diskleri imha etmek teknik olarak zor veya mümkün olmayabilir. Anlaşmalarda buna da dikkat etmek gerekir.
  • Bulut bilişim her şeyi uzaktan, internet üzerinden kullanmaya izin veriyor ama bant genişliği problemine dikkat! İnternet üzerinden erişerek kullandığınız hiç bir sistem, sizin şirketinizde kullandığınız yerel ağınızda çalışan bir sisteme erişim kadar hızlı olamaz. Bu nedenle kullanacağınız uygulamalar ve erişimlerin bulut üzerindeki yavaşlığının kabul edilebilir ölçülerde olup olmadığını daima deneyin. Örneğin 10MB büyüklüğündeki ortak bir excel dosyasını bulut üzerinden açmak pek keyifli olmayabilir.
  • Bulut hizmetini sunan firmaya bağımlılık da işin bir başka boyutudur. Doğal olarak hizmet aldığınız firmaya bir bağımlılığınız doğacaktır. Tek kaynak olarak bulut hizmeti aldığınız firma ile çalışmak zorunda olabilirsiniz. Bu durum outsourcing ya da dış kaynak kullanımında yaşanan durum ile aynıdır.
  • Bulut hizmetinden yararlandığınızda sektör spesifik kurallara ve kanunlara bulut hizmetinizin uyduğundan emin olun. Sağlık, bankacılık ve sigortacılık gibi sektörler bu duruma örnek olabilir.
  • Uygulama bazında da bazı hassas bilgiler içeren uygulamalar olabilir. Eğitim, Bankacılık, sağlık BT altyapısı bu tip hassas hizmetlerden olablir. Bulut hizmetlerinde bu tip uygulamaların hassas verilerinin gönderimi ve depolanması konusunda özen göstermek gerekir.
Bulut Bilişim aslında Dış Kaynak Kullanımı ile büyük paralellikler sergilemektedir. Bulut bilişimi de Dış kaynak kullanımı gibi düşünmek gerekir. Dış kaynak kullanımındaki avantajlar ve dezavantajlar aynı şekilde Bulut Bilişim Hizmetlerinde de vardır. Kişisel veya KOBI türü uygulamalarda bulut bilişim çok önemli avantajlarını ön plana çıkartırken, daha büyük kuruluşlarda yukarıda bahsettiğim konuları göz ardı etmeden bu avantajları kullanabilmek gerekir.

Tabi bulut hizmetlerinin Internet üzerinde daima üçüncü parti bir servis sağlayıcı tarafından verilecek değil. Dahili bulutlarda firmalar merkezi bir noktadan bulut hizmetlerini kendi grup şirketlerine de verebilecek durumdalar. Günümüzde pek çok uluslararası firma bu yöntemi tüm avantajları ile kullanmaktadır. Böyle dahili bulutlarda yukarıda bahsettiğim birçok husus daha basitçe halledilebilir. 


Nov 1, 2012

Dijital resim ve fotoğrafçılıkta renk teorisi


Işık yayılması ve Işık Yansıması

Belki daha önce böyle düşünmemiş olabilirsiniz ama fotoğrafçılık aslında ışığı yakalama işidir.

Işık iki türlü olabilir.

1)   Direkt olarak yayılan ışık: Güneş, lamba, bilgisayar monitörü gibi ışık kaynakları direkt olarak ışık yayarlar.

2)   Endirekt olarak yansıyan ışık: Işık kaynağı olmayan nesneler, ışık kaynaklarından kendi üzerlerine düşen ışığı yansıtırlar. Hatta bazı renkleri yansıtırken bazılarını da emerler. Biz de bu nesneleri yansıttıkları ışık sayesinde görürüz. Koyu nesneler kendi üzerlerine düzen ışığın büyük çoğunluğunu emerler. Açık renkli nesneler ise üzerlerine düşen ışığın büyük çoğunluğunu yansıtırlar.

Işığın elektromanyetik spektrum içerisindeki yerine bakacak olursak insan gözü ile görülebilen ışığın yaklaşık 400nm-700nm dalga boyu aralığında olduğunu söyleyebiliriz. Bunun frekans karşılığını bulmak için aşağıdaki formül kullanılır.


Şekil 1) Elektromanyetik Spektrum

c / λ = f  eşitliğinde c ışık hızı, λ dalga boyu ve f frekans olarak yerleştirildiğinde görülebilir ışığın yaklaşık 430THz (Tera Hertz) – 750THz arasında olduğu bulunur.

Görülebilir ışığın elektromanyetik spektrum içindeki yeri şekil1’de bulunmaktadır.


Renk modelleri



Görülebilir spektrumu biraz daha detaylı olarak ortaya koyarsak tüm renklerin hangi dalga boylarında bulunduğunu Şekil 2’de görmek mümkündür.


Şekil 2) Görülebilir spektrum.

Bu renkler temelde Mavi (B), Yeşil (G) ve Kırmızı (R) olarak yer almaktadır.



Toplamsal RGB modeli:

Işık kaynaklarından gelen renkler RGB modeli ile tanımlanır. Burada R=Red=Kırmızı, G=Green=Yeşil ve B=Blue=Mavi renk ana renkler olarak tanımlanır. Bu toplamsal ana renklerin (R,G;B) toplamı “BEYAZ” rengi vermektedir. 


Şekil 3) RGB toplamsal renkleri


Şekil 3’de Toplamsal renklerin üçünün birleşimi ile BEYAZ rengin oluştuğu ve diğer iki renklerin oluşturduğu ara renkler de görülmektedir.





İki temel rengin oluşturduğu ara renkler ise Şekil 2’deki kesişim noktalarında görülmektedir. Bu renkler;


Red+Green=Yellow           KIRMIZI(R)+YEŞİL(G)= SARI(Y)
Green+Blue=Cyan             YEŞİL(G)+MAVİ(B)=CAM GÖBEĞİ(C)
Red+ Blue=Magenta         KIRMIZI(R)+MAVİ=MOR(M)

LCD televizyonunuz veya monitörünüz de bir ışık kaynağıdır ve bu 3 temel rengi kullanarak diğer renkleri oluşturur. Televizyonunuzdaki her bir nokta (piksel) aslında 3 alt piksel içerir. Yani her bir noktanın içinde aslında 3 nokta vardır. Bu noktalardan biri kırmızı, diğeri yeşil ve diğeri de mavi rengi içerir.


Şekil 4) TV alt pikselleri

Bu üç rengin farklı oranlarda karışımı diğer renkleri oluşturur. Örnek olarak Şekil 4’de bulunan ilk piksel (sol üst köşedeki 3’lü grup) içerisinde 3 ana renk de bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak belli bir uzaklıkta gözlerimiz alt pikselleri göremediği için bu 3 rengi tek bir piksel olarak algılar ve bu algılamanın sonucu da “Beyaz” renktir.


Çıkarımsal CMYk modeli:

Işığı yansıtan cisimlerden (ışık kaynağı olmayan) yansıyan ışıkların renkleri CMYk renk modeli ile tanımlanır. Bu modelde C=Cyan=Cam göbeği, M=Magenta=Mor, Y=Yellow=Sarı renk olarak tanımlanır. Bu modelde temel renkler CMY’dir. Bu çıkartımsal modelde temel renklerin (C,M;Y) birleşimi “k=Black=Siyah” rengi vermektedir.


Şekil 5) Çıkartımsal renk modeli.

Bu renk modeli yazıcı gibi baskı yapılan cihazlarda kullanılır. Zira beyaz kâğıdın üzerine renkleri basarken siyah rengi oluşturmak daha önemlidir.




LAB Renk Uzayı



Resimdeki renkleri oluşturan cihazlar ister ışık kaynağı olsun (tv veya monitör vb.) veya ışığı yansıtan baskı cihazları (printer vb.) olsun, hiçbir şekilde tüm görülebilen renkleri verememektedir. Görülebilir renklerin tamamı LAB renk uzayı ile tanımlanmaktadır. Standart RGB (sRGB, ve CMYk modelleri LAB renk uzayının sadece bir bölümünü kapsamaktadır. Adobe RGB her iki modelden daha fazla renk verebilecek durumda olmakla birlikte, yine de tüm görülebilir renkleri kapsamamaktadır. Şekil 6’da her bir modelin LAB uzayında hangi alanları kapsadığı görülmektedir.






LAB uzayının her bir köşesi bir ana rengi temsil eder. Bu köşelerdeki renkleri bir çember üzerine yerleştirirsek Şekil 7’deki renk tekerini elde ederiz.







Şekil 6) LAB Renk Uzayı



Renk tekerinde Kırmızı 0 derecede, Yeşil 120, Mavi 240 derecelik açılarda yer almaktadır. Bu açılar bize RGB modelini verirken ışık kaynaklarının renk modeli olduğu için monitör resmi ile işaretlenmiştir. Bu açıların tam ortası 60,180 ve 300 dereceler CMY modelini vermektedir. Işığı yansıtan cisimlerin renk modeli olduğundan yazıcı ikonu ile gösterilmiştir.

Şekil 7) Renk tekeri.

HSL Renk Modeli



Bu model H=Hue, S=Saturation ve L=Luminance olarak adlandırılır. Renk tekerini bir altıgen olarak çizersek, Şekil 8’de bulunan altıgeni elde etmiş oluruz.


Şekil 8) Renk tekerinin altıgen hali.



Altıgende ana ve ara renkler kendilerine ait olan açılarda görülmektedir. Bu modelde her bir renk Hue olarak adlandırılır. 120 derecedeki hue “Yeşil” renktir. Üç ana rengin birleşimi her zaman olduğu gibi “Beyaz” rengi vermektedir. Beyaz renk altıgenin merkezindedir ve %0 saturasyona (renk canlılığına veya doygunluğa) sahiptir. Canlılık arttıkça renk daha belirgin olur. Saf renkler %100 doygunluğa sahiptir.  Luminance veya Brightness olarak da adlandırılan parlaklık beyaz ile siyah arasındaki farkı belirlemektedir. Beyaz %100 parlaklığa sahipken, siyah %0 parlaklığa sahiptir. Diğer parlaklık tonlarında gri rengin çeşitli versiyonları bulunur.



HSL (veya HSB) modelini etkileyen üç parametre şekil 9’da gösterilmektedir.


Şekil 9) HSL renk modeli.



Televizyonlarda ve monitörlerde ışık yayan kaynak oldukları için RGB renklerinden beyaz renk oluşturulur. Fakat siyah rengi oluşturmak için kontrast ve parlaklık ayarları kullanılır. Bu nedenle siyah renk tam siyah olarak değil çok koyu gri olarak görülür. Kontrast oranı yüksek olan televizyonlarda siyah renk daha belirgin olur.




Renk Üretimi için kullanılabilecek bir araç





Bu araç ile sarı rengi oluşturabilmek için Hue=60 derece yapmak yeterlidir. Aşağıdaki araç ile “Hue” kutucuğuna 60 yazarsanız hue alanında imlecin sarı renk üzerinde durduğunu görürsünüz. Yani altıgende 60 derecelik açının olduğu yerdesiniz. Fakat sarının “Swatch” etiketli bölümde görülebilir olması için parlaklığın ve doygunluğun da arttırılması gerekir. Tam sarıyı elde etmek için Saturasyona 100 ve Parlaklığa da 100 verirsiniz. Bu durum HSB veya HSL modelini tarif etmektedir.

Aynı zamanda RGB modeline göre de sarı rengin karşılığı yan tarafta görülmektedir. Kırmızı renk ile yeşil rengin otomatik olarak maksimum düzeyde (255) mavinin ise hiç olmadığı (0) görülür. Bu da iki ana rengin birleşimi olarak sarının oluştuğunu göstermektedir. Hex alanında ise Kırmızı için 255 karşılığı olan FF, Yeşil için 255 karşılığı olan FF ve Mavi için 0 görülür. Bu rengin Hexadecimal karşılığı FFFF00 olarak bildirilir.

Bu aracı kullanarak HSL ve RGB modellerine göre renkleri oluşturmak mümkündür. 






Renkler için bir başka araç daha

Bu araç ile de RGB ve HSL modellerinde renkleri üretmek mümkün olabildiği gibi, seçtiğiniz renklere uygun olan veya kontra olan renkleri de üretebilmeniz mümkün. Bilhassa web tasarımı yapanlar için çok elverişli bir araç.





Dec 20, 2011

Sosyal Medya: Yeni bilişim modeli

Gelişmekte olan ekonomilerde ve sektörlerde Bilgi Teknolojileri (BT/IT) olmaksızın gelişmeden söz etmek artık mümkün değil. Bir veya iki gününüzü bilgisayarınız olmadan, e-mailleriniz çalışmadan, İnternet’e giremeden geçirdiğinizi düşünün. Hangi işinizi yapabilirsiniz? Bu durumun çalıştığınız firmaya maliyetinin kaç para olacağını ön görebilirsiniz. Satış yapamaz, fatura kesemez, teklif veremez, rapor hazırlayamaz, işinizi tamamlayamaz durumda kalacağınız aşikâr. İşin kişisel taraftaki kayıp boyutunu hiç hesaplamıyorum.
Son bir-iki yılda özellikle internet üzerinde hayatımızda çok şeyler değişti. Çünkü İnternet küresel ekonomide yeni bilişim modelini oluşturan ortamların en büyüğü ve aradıklarımızı orada buluyoruz. Bu ortam sosyal mecraların varlığı ile baskın bir şekilde etkileniyor ve yön değiştiriyor.  
Yıllar önce günlük maillerimizde tanıdıklarımızdan gelen “junk” mailler olurdu. Sunumlar, özlü sözler, kutlama mesajları, karikatürler vb. Şimdilerde artık junk mailler gelmiyor. Çünkü onlar Facebook gibi sosyal mecraların duvarlarına kaydı. Bir süre sonra bu mecraların yoğun kullanımından dolayı artık salt e-mail servisleri bile kullanılmaz olup kalkabilir. Eskiden internette bir şey aradığımızda Google, Yahoo, Bing vb. arama motorlarından yararlanırdık. Şimdi ise çeşitli sosyal mecralarda yazılmış durum güncellemeleri, yazılar vs. içerisinde arama yapan arama motorları (whostalkin vs.) çıktı. Bunlar sadece sosyal ortamlarda arama yapıyor internette değil.

Goggle, yahoo vb. internette arama yapan motorların pabucu gün geçtikçe dama atılıyor. Elbette internette web sitelerinde arama yapmak için onlara ihtiyaç var ama isterseniz bir de şu sayılara bakalım ve siz karar verin.


2010 Mart ayından itibaren Facebook tıklama sayısı, Google tıklama sayısını aştı ve aradaki fark gittikçe artıyor. Google sosyal mecrada var olabilmek için önce “Buzz”, ardından da Mart 2011 de “Google +1” ürününü çıkarttı.

Geçtiğimiz yıllar içerisinde Google ve Facebook kullanımına ilişkin istatistikler ise çok dikkat çekici. 2008-2011 arası (tıklama değil) mükerrer olmayan kullanıcı sayısına bakıldığında Amerika pazarında Facebook ziyaretçi sayısı, Google ziyaretçi sayısına çok yaklaşmıştır. Aynı zaman aralığında ziyaretçilerin Facebook’ta geçirdiği zaman artmıştır. 2011 yılında ziyaretçilerin aylık olarak Facebook içerisinde geçirdiği zaman Google’da geçirdiği zamandan yaklaşık 2 katı daha fazla olmuştur. 


2010 yılı sonunda çeşitli mecralarda yapılan günlük arama sayıları şu şekilde 
Google 2,9 Milyar arama
Yahoo 280 Milyon arama
Bing 80 Milyon arama
Facebook 500 Milyon arama
“Sosyal arama” diye bir terim ortaya çıktı.
Sosyal arama gerçek kişiler tarafından girilmiş olan içerikte yapılan aramalardır. Ve bunlar durumlara (status, aklımda ne var vb.) yönelik doğal dille yazılmış tanımlar veya işaretlenmiş resimler oldukları için sizin kelime aramaktan ziyade konuşma dilinde yazdığınız bir soruya cevap verebilecek arama tipidir. Konuyu biraz daha açarsak;
Facebook’ta günde 250 milyon resim yükleniyor. Bunların büyük çoğunluğu için yer işareti koyuluyor. Dolayısıyla isimle yazarak bir yerin resmini ararsanız en fazla ve doğru sonucu Facebook’ta alırsınız.  Üstelik resimlere eklenmiş yorumları da düşünürseniz çok geniş bir tanım ile resim bulmak mümkün. Yine Facebook’ta bir olay, marka, resim vb. için insanların beğeni tıklamaları (Like) var. Bu da popülariteye, beğeniye göre arama yapma imkânı ortaya çıkartıyor. Bu özellikleri ile filmler, firmalar, ürünler sürekli olarak bu mecra içerisinde yer almaya çalışıyor. Bilhassa pazarlama aktivitelerinde son birkaç yılda örnek olmuş, derslerde okutulan vaka çalışmaları var. Facebook’ta her bir aktivitenin arkasında bir kişi var. Hem de profili, alışkanlıkları, yaşadıkları yer, fikirleri, eğilimleri, arkadaşları, bitirdikleri okullar vs. gayet iyi bilinen insanlar. Facebook kullanıcılarını çok iyi tanıyor. Oysa Google arama yapan kişiye ait olarak Facebook ile kıyaslandığında pek bir bilgi sahibi değil. İşte bu nedenle Google da müşterisini tanımak için Google + dan çok umutlu. Bunun için Mart 2010’dan beri Google +  öncelikle gmail kullanıcılarını ve diğer kişileri de üye yaparak kullandırmaya çalışıyor. Bu üründe amaçlardan biri de kullanıcıların tercihlerini "+1" butonuna basarak  bildirmeleri. Bu buton Facebook’ta bulunan “Like” butonu gibi. Böylece arayanlara kullanıcı tercihlerine uygun bir arama sonucu da getirebilmeyi hedefliyor.
Bütün bu bilgilerin bir de parasal boyutu var.
2010 yılında Facebook yaklaşık 1,86 Milyar $ reklam geliri ve yaklaşık %240 büyüme kaydetti. Aynı yıl Google 28 Milyar dolar gelir ve % 23 büyüme kaydetti.
Bazı Facebook İstatistikleri (2011)
Facebook’ta 800 milyondan fazla kullanıcı mevcut. Bunların %75’i USA dışı kullanıcılar. 350 Milyonu ise uygulamayı Mobil ortamdan kullanıyor. Ortalama her kullanıcının 130 arkadaşı var. Facebook kullanıcılarının sayısı 2004 yılında sadece 1 milyon civarındaydı. Aşağıdaki grafik bu hızlı artışı göstermektedir.
Günde ortalama 250 milyondan fazla resim yükleniyor. Bunların büyük çoğunluğu yer imleri ile işaretleniyor ve çeşitli yorumlar yazılıyor.
Günde ortalama 20 milyon uygulama yüklüyor insanlar. Bu uygulamalar da bambaşka bir pazar yarattı. Artık oyun, takvim, ilgi alanı, kurumsal aktiviteler vb. çeşitli uygulamalar Facebook içerisinde bir eklenti olarak yer alıyor. Bu uygulamalar sizin arkadaşlarınıza, profilinize veya eğiliminize bakarak farklı işler yapıyor.
Üyeler tarafından 2010 yılı içerisinde günde 500 Milyon arama yaratılmaktaydı. 
Bazı Twitter İstatistikleri (2011)
200 Milyon kullanıcısı var.
Günde 180 Milyon “tweet” postalanıyor. 2010 başlarında günlük 50 milyon “tweet” vardı. Buradan iz düşürerek eğer aynı hızda büyüyeceğini öngörürsek 2012 de günde 650 Milyon “tweet” postalanması söz konusu.   
Twitter'da 2011 yılında günde ortalama 1,6 Milyar arama yapıldı.

Özetle sosyal mecrada arama savaşları daha yeni başladı. Bakalım bu yol hangi markaların hangi ürünlerinin birbirleri ile ortaklıklarına ve daha hangi yönlenmelere sebebiyet verecek? Örnek olarak şu günlerde Facebook’un web arama işlerini Microsoft’un "Bing" ürünü yapıyor bile. 

Dec 6, 2011

Hayatımızdaki şifreleri nasıl akılda tutacağız?

Şifrelerimizi yönetmek öyle problemlidir ki. Bir çoğumuzun hala oturtamadığı bir sistem olduğunu görüyorum. Herkesin bir şekilde sıkıntıda olduğu bir konudur bu. Ve maalesef, sıkıntının boyutu gün geçtikçe artıyor. Bilgisayar şifresi, email şifresi, twitter şifresi, facebook şifresi, messenger şifresi, cep telefonu pin kodu, kredi kartı şifresi, banka kartı şifresi vs. Bütün bunlar hayatımızda yokken şifreye ihtiyaç da yoktu. Ama artık her yerde kendimizi tanıtmak için bir şifre kullanmamız gerekiyor. Bilhassa internet üzerindeki uygulamalarda.

İş yerindeki bilgisayarlar açılışta şifre istiyor. Kullandığımız programlar da öyle. Hele bankalar güvenlik gereğiyle her 3 ayda bir kullandığınız şifreyi değiştirtiyorlar. Özel E-mail erişimi, kredi kartı pin kodları, internetteki sosyal siteler, internetteki alışveriş siteleri, çeşitli uygulama programları özel veya internet üzerinde hepsi bir şekilde şifre istiyor. Kimi bu şifreleri 8-10 karakter beklerken, kimi de bu uzunlukta ama büyük harf, küçük harf ve sayı kullanmak zorundasınız diyor.  Bunların hepsi güzel ve güvenliğimiz için. Ama biz bunları nasıl aklımızda tutacağız? Zira bu şifreleri bir köşede kağıtlara not almak da çok güvenli değil. Kağıdı kaybedersiniz şifrenizi de kaybetmiş olursunuz. Kağıdı biri ele geçirirse, şifrenizi kullanır vs. vs. Bu nedenle şifreleri bir kağıda yazmak önerilmez. Akılda tutmalısınız denir.

Genel olarak cihaz üreticileri tarafından veya sistem geliştiren kuruluşlar tarafından söylenen şudur; “Sizin kolay hatırlayabileceğiniz fakat aynı zamanda da başkasının zor tahmin edebileceği bir şifre kullanın.” Bunun sebebi çok açıktır. İnsanlar şifre vermeleri gerektiğinde genellikle bunu unutmamak için kendilerine ait çok belirgin şeyler seçerler. Çocuklarının adı doğum tarihi vs. Eğer kullanılacak şifre dört basamaklı bir rakamlar grubu ise tercih edilen şifre genellikle kişinin kendi doğum tarihinin yılı olur. Bu sizi tanıyan biri tarafından tahmin edilmesi kolay bir şifredir. Hatta sizi tanımayan biri bile 1950-1990 arası 40 deneme ile bunu tahmin edebilecektir. Bir düşünsenize, banka kartınız veya cep telefonunuz eğer bu şekilde bir şifreden oluşuyorsa ne kadar kolay tahmin edilebilir. En zor şekliyle sadece 40 deneme. İşte bu nedenle birçok uygulama doğum tarihinizi kullanmanızı engeller veya kullanılmaması yönünde uyarı verir. Peki daha güvenli ne olabilir? Pin kodları için sizce önemli olan unutmayacağınız başka bir 4 basamaklı rakamlar dizisi olabilir. Ama başkalarının tahmin etmesi güç olacak bir sayılar grubu. O zaman deneyerek şifrenizi bulma ihtimali daha da zorlaşır. Başkasının tahmin ederek bulmasını güçleştirmek için yapılan iki şey vardır. Birincisi daha uzun şifreler kullanmak; örneğin 4 yerine 7 veya 8 haneli. İkincisi de sadece rakam değil, rakam ve harf kombinasyonu olan şifreler kullanmak. Şifrelerin harf sayısı arttıkça ve büyük-küçük harf, rakam, özel karakter gibi çeşitlemeler kullanıldıkça tahmin edilmesi güçleşir.

Bazen bu karmaşadan kurtulmak için kullanıcılar kendilerine bir şifre seçip bunu her yerde kullanmaya çalışıyorlar. Bunun da en tehlikeli yanı, şifreniz bir kez başkaları tarafından görülür veya çözülürse, tüm güvenliğiniz çözüldü demektir. Çünkü aynı şifreyi her yerde kullanıyorsunuz. Fakat öte yandan hatırlaması kolay.

Peki kaç tane şifreyi akılda tutmak gerekir?

Gün geçtikçe işler daha karmaşık hale geliyor. 2005 yılında yaptığım bir çalışmada o dönemde beyaz yakalı çalışanların iş ve özel yaşantılarında akıllarında tutmak zorunda oldukları ortalama 15 kadar şifre vardı. Eğer internette daha fazla uygulama vs. kullanıyorlarsa bu sayı 24’e kadar çıkabiliyordu. Günümüzde yine aynı grup insanlarda aynı çalışmayı yaptığımızda, 3 ayda bir değişen şifreler de dahil olarak, hatırlamak zorunda olduğumuz şifrelerin ortalama 45 tane kadar olduğunu anlıyoruz. İnternette daha aktif olanlar bu sayıyı daha da arttırmalılar. Son 7 yıl içerisinde bu ihtiyaç 3 katı kadar artmış. Daha da artacak ve bir gün belki çipli bir sistem veya biyometrik bir uygulama (parmak izi, ses tanıma, göz retina tanıması vs.) kullanılana kadar veya kullanımı yaygınlaşıncaya kadar devam edecek.

Teknoloji ve uygulamalar ne getirir bilinmez. Ama biz bu günü, güvenlik açığı yaratmadan nasıl kurtarabiliriz?

Benim önerim şu olabilir. Bir word dokümanına tüm üye olduğunuz siteleri ve kullandığınız cihaz, uygulama vs. ait şifreleri yazın. Bu dokümanı da en az 10 haneli büyük, küçük harf ve rakamlardan oluşan bir şifre ile koruyun. Böylece daima unutma riski olmayan bir yapıya sahip olursunuz. Fakat bu word dosyanızı yedeklemeyi unutmayın. Aksi halde tüm şifreleriniz günün birinde bilgisayarınızdaki bir sorun nedeniyle kaybolabilir. Tercihen word dosyasının adı şifre vb. bir kelimeden oluşmasın. Tek ezberlemeniz gereken en az 10 haneli olan word dosyası erişim şifrenizdir. Tüm şifrelerinizi tek bir dosyada tutmak ve o dosyayı da büyük bir şifre ile korumak en güvenli ve basit çözüm gibi duruyor şimdilik.

Dec 4, 2011

Daha çok Megapixel daha iyi fotoğraf makinesi mi?

Fotoğraf makinesi üreticileri sürekli olarak bir megapixel yarışı içerisinde. Bir makinenin yeni modeli ile eski modeli arasındaki fark çoğu zaman sadece birkaç megapixel daha fazla oluyor. Oysa iyi resim çekebilmek için megapikselin çok olması gerekmiyor.
Birkaç faktör var. En önemlileri sırasıyla;
1)    Objektif.
2)   Sensör
3)   Çekimde yapılan ayarlar
4)   Megapixel
Objektif:
Objektifler ışığı toplayıp dijital makinenin sensörü üzerine düşürüyor. Kaliteli bir objektif iyi netice veriyor. Objektifin kalitesini anlatmak için çok fazla yazıp şekiller çizmek istemiyorum. Carl Zeis, Canon, Nikon, Pentax, Sigma vb. iyi netice veren objektif üreticisi firmalardan önde gelenleri.

Dijital Fotoğraf makinesi Sensörü:
Sensör resmi yakalamak için kullanılan algılayıcıdır. Veya ışığın üzerine düştüğü ışığa hassas dikdörtgen elektronik yüzey. (Bkz. Şekil2). Bu alanda iki temel teknoloji kullanılıyor. Biri CCD diğeri C-MOS ki içlerinde en iyi sensör C-MOS olanıdır. Çünkü düşük ışıklarda bile daha net resim çekmenize olanak verir. Küçük fotoğraf makinelerinde genellikle ucuz olması sebebiyle CCD sensörler kullanılıyor.

Dijital Fotoğraf makinesi Sensör Boyutu:
Sensörlerin bir diğer özelliği ise boyutu. Küçük ve orta boy fotoğraf makinelerinde 6mm x 4,5mm boyutlarında bir sensör kullanılır. Yani resim küçük bir alana düşmektedir. Küçük alandaki resmin ayrıntıları pek belli olmaz. Büyüttüğünüzde ise bozulduğunu görürsünüz. Üstelik makinenin resim çekerken gördüğü alan da küçülür.

Şekil 1) Farklı boyutlarda sensörlerin gördüğü alan genişlikleri.

Şekil2) Profesyonel makine (DSLR) sensörü ile standard küçük makine sensörü boyutları.

Profesyonel ve lensi değişebilen makineler ise 17mm x 13mm  veya 22mm x 15mm boyutlarında ve diğerlerine göre oldukça büyük bir algılayıcıya sahiptir. Bu nedenle de çekilen resim daha büyük bir alana düşerek daha fazla detay verebilir durumdadır. Fakat işin doğası gereği sensör büyüdükçe objektifin de büyümesi ve ağırlaşması gerekiyor.

Piksel Yoğunluğu Nedir?:
Megapixel ise yukarıda bahsettiğim sensör üzerinde bulunan nokta sayısıdır. (10 Megapiksel’i yaklaşık 10 milyon nokta gibi düşünün). Türkçede buna çözünürlük deniyor. Megapixel arttıkça kağıda basılabilecek resim büyüklüğü de artar. Fakat kağıda basma işinin şu günlerde kimsenin umurunda olduğunu düşünmüyorum. Ama sensör boyutunu da düşününce küçük bir alana düşen 10 milyon nokta ile büyük bir alana düşen 10 milyon nokta arasında fark vardır. Küçük alanda bulunan noktalar daha sıkışık ve küçük oldukları için ışıktan daha az etkilenirler. Sonuç olarak resim kalitesinde azalma olur.

Unutmamak gerekir ki sensör teknolojisi (CMOS-CCD), sensör boyutu ve objektif çok daha önemlidir.  Üstelik küçük sensörlerde (yani küçük fotoğraf makineleri) yüksek megapiksel daha karlanmalı gibi, pütürlü gibi resim çeker.

Diğer Ayarlar:
Çekimlerde amatör kullanıcılar fotoğraf makinesinin otomatik ayarına makineyi alıp çekimlerini öyle yapıyorlar. Böyle resim çekmek kullanıcı için daha hızlı ve kolay. Öte yandan ayarları uygun şekilde değiştirerek göründüğünden farklı resimler çekebilmek veya istisnai durumlara uygun resim çekebilmek de mümkün. Örneğin daha az ışıkta çekmek, daha hızlı hareket eden nesnelerin resmini çekmek, gece ışıklarında resim çekmek vb.

Nov 29, 2011

Nokia Bluetooth kulaklık

Bluetooth kulaklıklar genellikle telefon için yapıldı. Hepinizin bildiği gibi tek kulağa takılır ve benim çok yadırgadığım ağıza doğru gelmeyen yanakta durarak sesi alan mikrofon. Fakat bu yeni nesil telefonlar ve telefonlardaki hafızaların artması müzik ve video oynatabilmenin de yolunu açtı. Bu durumda bilhassa müzik için stereo bir kulaklık da her telefonda elzem oldu. Bunun neticesi bluetooth kulaklıklar da hem stereo müzik dinlemeye hem de telefon ile konuşmaya elverir duruma geldiler.

Bu ürünlerden biri de Nokia BH-505 
Bu ürüne ilişkin tek beğenmediğim şey kulağın içine giren silikon kulaklıklar. Bu kulaklıklar kulağın hava almasını engellediği için biraz sıkıntı veriyor. Bilhassa uzun süre müzik dinlerken. Ama içinden çeşitli çaplarda silikon kulaklık ucu çıkıyor. Rahat ettiğiniz birini takabilirsiniz.

Nov 26, 2011

Bluetooth kulaklıklar zararlı değil mi?

Cep telefonu da Bluetooth kulaklık da bir alıcı verici gibi radyo dalgaları kullanır. Radyo frekansları da enerji taşıdığından insan vücudundaki hücre yapısında değişikliğe sebebiyet veriyor. Kanser de bu hücre yapısındaki değişiklik sonucunda oluşan bir hastalık.
Fakat cep telefonu ile karşılaştırıldığında zararı çok çok küçük orandadır. Öyle ki bluetooth alıcı ve vericisi 10 metreden daha uzak mesafelerde verimli çalışmaz. Cep telefonunun yüzlerce metre uzaktaki baz istasyonu ile haberleştiğini düşünürseniz buradan küçük bir kıyaslama yapabilirsiniz. Ama ben size gerçek kıyaslamayı vereyim.

Bir örnek: Blackberry 9700 SAR değeri 1,36W/Kg iken, bir bluetooth kulaklıkta markasına ve modeline göre 0,001 ile 0,01 arasında değişmektedir. Yani Bluetooth kulaklık bir cep telefonundan 100 katı ile 1000 katı arasında daha az zararlıdır. Jabra isimli firmanın 2011 yılında yaptırdığı bir çalışmaya göre bluetooth kulaklıklar cep telefonlarından 800 kat daha az zararlıdır.  Kablolu kulaklıkların ise zararı sıfır.

Nov 25, 2011

Cep telefonları ne kadar zararlı?

Fonksiyonel olarak gayet faydalı. Her zaman her yerde konuşabilir olmak çok güzel. Ama hep o yaydıkları radyo dalgalarından dolayı bir şüphe vardır. Yıllar sonra etkileri daha fazla gözlemlenebilir. Cep telefonları da bir radyo mantığı ile çalışır. Bir alıcı ve vericisi vardır. Radyo frekansları da enerji taşıdığından insan vücudundaki hücre yapısında değişikliğe sebebiyet veriyor. Kanser de bu hücre yapısındaki değişiklik sonucunda oluşan bir hastalıktır.

Cep telefonunu kulağa dayamak radyo dalgalarının kafamıza yakın olmasına sebebiyet verir. Dalgaların etkisi vücuda yakın oldukça daha fazladır. Bu radyo dalgalarının vücudumuza zararı SAR adı verilen bir değer ile ölçülmektedir. Cep telefonu alırken SAR değeri küçük olanı tercih etmeye çalışın. AB tarafından önerilen zararsız SAR değeri 2W/Kg’dır. Amerika’nın zararsız SAR değeri kabulü ise 1,6W/Kg. Günümüzde IPhone4 için bu değer ortalama 0,93W/Kg’dır. Blackberry Bold 9700 için 1,36W/Kg. Bu değer küçük oldukça vücuda zararı da daha az oluyor. Fakat üreticiler zaten bu değeri önerilen sınır değerlerinin altında yapıyorlar. Bilinmeyen marka Çin malı cep telefonlarını kastetmiyorum. Çünkü onların SAR değerleri üretici tarafından açıklanmıyor. Ama radyo dalgalarının insan vücuduna zararlı olabileceği yukarıda da bahsettiğim gibi biliniyor. Bu zarar, dalganın şiddetine ve maruz kalınan süreye de bağlı. Daha güvende olabilmek için cep telefonunu vücuttan uzaklaştırmak en doğrusu. Bunu yapabilmek için kablolu kulaklık veya bluetooth kulaklık kullanmak en isabetli karar olur.
Bu nedenle önerim cep telefonu kullanırken ya içinden çıkan kablolu kulaklığı kullanın, ya da bir bluetooth kulaklık ile konuşun. Kablolu kulaklıklar pek rahat ve kullanışlı değil. Kablolar sürekli karışıyor, dolanıp düğüm oluyor, bir süre sonra da çeşitli noktalardan kıvrılıp içinden kırılıyor. Bunun sonucu olarak da ya kulağınıza ses gelmez, ya da karşıya sesiniz gitmez. En rahat olanı bluetooth kulaklık.